İnsanın "Yeraltı" kafasının içidir...
Kafasının içindeki mağaradır...
İç dünyasındaki korkak benliğidir...
Dostoyevski, beynin sınırlarını zorlayan bir eserle çıktı karşıma. Aslında bu eser her anlamıyla sınırları zorluyor; vücut bulmak için, anlamak için, anlamlandırılmak için...
Öncesinde kitabın genel hatlarından bahsedeyim. (Ayrıca Yeraltından Notlar kitabını veya yazarın herhangi bir eserini okumadan önce onu iyi tanımanızı, yani hayatı ile ilgili derin bir araştırma yapmanızı öneririm. Zira Dostoyevski'nin düşünce tarzını, iç dünyasını biraz bilmeden eserlerini anlamakta zorlanabilirsiniz. Ben biraz zorlandım çünkü :) Kitap iki kısımdan oluşuyor. Dostoyevski girişte ikisinin de tamamen hayal ürünü olduğunu söylüyor (her ne kadar inanamasam da bu söylediğine...)
# Bundan sonrası spoiler içerebilir #
Bu eser, Dostoyevski'nin Sibirya sürgününden sonra yazdığı eserler arasındadır. Yani o idamdan kurtulup hayatının dönüm noktasını yaşadıktan sonra yazdığı eserlerden...
Kitabın içeriğine gelecek olursak: Kitabı okuyorsunuz; anlamaya, anlamlandırmaya çalışıyorsunuz (özellikle "Yeraltı" kısmını). Ortada bir karakter var ama karakterin adı yok. "Kim bu adam?" diyorsunuz. Cismi var ama ismi yok.
Ama kendi kendinize şöyle diyorsunuz: "O karakter bir sembol. O aslında sen, ben, biz... Çelişki yaşayan... Hayatı anlamaya, anlamlandırmaya çalışan... Kendi iç dünyasıyla, benliğiyle sürekli kavga halinde olan... Benliğimizdeki o korkaklık belki de o karakter..."
Sonra kitap sana sesleniyor!
İnsanın en büyük mahzeni, en büyük yeraltısı, en büyük kara deliği beynidir! Kafasının içindekilerdir! Ruhundaki hiçliğidir!
Aslında hepimizin bir yeraltı dünyası yok mu?
Bize bizi, hayatı, her şeyi sorgulatan bir yeraltı...
Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır.
Fakat insan sistemlere, bazı soyut kavramlara o derece bağlıdır ki, mantıktan yana olmak için gerçeği bile bile değiştirmeye, gözlerini kapayıp kulaklarını tıkamaya razı olur.
Acı çeken kimse inlemekten zevk alır; almasa inlemesini pekala tutardı.
Okumaktan başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu, çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum.
Yemin ederim ki her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır.
Bırakmıyorlar... İyi olamıyorum...
Sonunda bıktırdılar beni, hem de nasıl!
Yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.
İnsan ömründe bir kez dökebilir içini, o da kendinde değilken!
En büyük haksızlık, anlatacak bir şeyin varken susmak zorunda kalmaktır.
Yorum Gönder
0 Yorumlar
Rafhane üzerindeki bu yayına yorum yapmak ister misiniz? Yorumunuz bizi sevindirecektir :) ama:
· İçeriğinde küfür, argo, manevi değerleri küçümseyen kelime ya da kelime grupları olan yorumlar,
· Kaos ortamı oluşturacak yorumlar,
· Random ve konu ile alakasız yorumlar,
içerik her ne olursa olsun kaldırılacaktır.